7 Mayıs 2015 Perşembe

Hep Bir Yetişme Telaşı

Her gün oradan oraya koşturuyorum ve aslında hiç bir yere yetişemiyorum. Eğitimler, toplantılar, kaçırmak istemediğim söyleşiler, işler, projeler, arkadaş toplantıları derken yatağın yolunu zor buluyorum.
Hep bir acelem var. Hep bir yetişme telaşı yaşıyorum. Bazen nereye olduğunu bile bilmeden çırpınıyorum. Sadece yıpranmak için bile payım o kadar fazla ki; düşünemiyorum, uyuyamıyorum. Yorgunluktan mı acaba dersiniz? Bence pek değil!

Kafam allak bullak. İdeallerimin peşine giderken, tabi bir de gerçek hislerimin acaba bu yıl nereye savruldum? diye sormadan edemiyorum. Ay yine içimde yoğun bir gitme hissi. Acaba göçebelik yerine -hayalden hayale yetişmek yerine- devlet memuru mu olsaydım?:)) O zaman evler kalıcı olurdu. Ben bir yerlere yetişmeye çalışmazdım. Yıpranmazdım. 
Yapmak istediklerimi yapardım belki de bir çocuk getirirdim dünyaya. Bana çok da benzemeyen. Daha realist, daha gözü açık bir çocuk. Ama onu o kadar mutlulukla büyütürdüm ki; sevmeyi de merhameti de bilirdi. Gerisi ona kalırdı zaten.

Neyse yine konu nerelere geldi. Bugün bir şeyler okumaya vakit bulduğumda aklıma düştü. Sadece bu şehirde mi bu kadar yoğun koşturma ve yetişme telaşı? Onu soracaktım size. 
Acaba içimdeki gitmeye dair sesi dinlesem mi? Buraya beni bağlayan bir şey yokken şöyle bir kasabaya mı yerleşsem? Oradan yazıp çizsem, param da yeter. Belki çok sonra evlat edinirim. Kendi kıçımı (!) toplamayı öğrendiğim zaman mesela:)

Huzur uzaklarda mı gerçekten? Bir arkadaşımın paylaştığı fotoğraf geliyor aklıma; yanında valizi ve sırt çantası. İşte bu kadar diyor, ben göçebeyim. Ne çok imreniyorum şuanda ona bir bilseniz. Mutlu gülümsemesi geliyor aklıma. 
Ruhunu bir yere bağlayıp artık orada unuttuysan en iyisi "Vakit Tamam!" demek galiba. 

Yıllardır sık sık gelen his bugün yine geliyor. Durur gibi oldum ya ondan oldu hep:)
Ben hep geçsin istiyorum bu hissim. Oturup beklemek yerine hep bir yetişme telaşına düşünüyorum.Durursam ölürüm gibi geliyor.
Günde 3 toplantı, 1 eğitim, bir kaç arkadaş buluşmasına koşturup, aklıma gitmek gelmesin istiyorum.
 Aklıma gelirse kalbim de aklımı ele geçirirse giderim diye korkuyorum. 
Bu nasıl çelişki bilmiyorum. Ama sanırım çok yoruluyorum. 
Zaten artık bedenimde, ruhumda o kadar genç değil. Sabahattin Ali gibi gitmeye mi harcayacağım tek gücümü?

Başka bir blog yazımda yazdım bugün Ali'yi. "Onu sınırın ötesine götüren güç siyasi baskının sonucuysa eğer beni sınırlar ötesine götüren şey herhalde kalbimin yaptığı baskının sonucu olacak gibi" demeden edemiyorum nedense. İçimizdeki Şeytanı okuyorum dün gece. İçimden atmak istediklerim geçiyor o vakit.
Oysa şimdi yani 5 dakika sonra bu ekranı kapatıp, projelere, toplantı gündemine döneceğim. 

Gitme vaktini yine erteleyeceğim. "Yorgunum hepsi bu" diyeceğim.
"Umarım hep sonradan gelmez aklım başıma da. Gideceksem rüzgarın ardına basar giderim bu koşturmalı ve yetişmeli şehirden" diye düşünmeyi de ihmal etmeyeceğim tabi.



5 Mayıs 2015 Salı

Hıdırellez'de Dilek Tutmayan'lara

"Sadece çalışmak istediğim günlerde bazen en güzeli uyuyacak bile vakit bulamamak gibi gelir. Derken elime Tezer Özlü'nün alıntı kitabı geçer.  Ve ben bir şeyler karalamaya başlarım." diye başlayacaktım yazıya. Yarının Hıdırellez olduğunu unutarak hem de.

"Oysa ben Özlü'nün de dediği Yaşamın Ucuna Yolculuk  betinlemesinin gök kuşağı renkleri yerine yerine "Bir yüksekliğin, bir başıma olduğum bir yüksekliğin en ucundayım. İnemiyorum. Yaşayamıyorum. Ölemiyorum." sözünün grisini yaşıyorum" diye devam edecektim yazıya. Ama çok umutsuz olur diye düşünüp silecektim sonra.
"O kadar umutsuz muyum?  Tabi ki hayır! Sadece yorgunum, anlatmaktan, sormaktan, dilemekten, umut etmekten, umutsuzlukla baş etmekten yorgunum." yazacaktım onun yerine. Yarının Hıdırellez olduğunu unutarak hem de.

....

Neyse ki bu kadar melankolik olmamaya karar verdim birkaç dakika içerisinde. Yarının Hıdırellez olduğunu unutarak hem de. Gerçekten değilim aslında sadece yazı beni melankolikleştiriyor ya da gerçekler. Ya da yazdığım bütün güzel, heyecanlı, umutlu sözlerin bir günde silinecek kadar buğulu yazılması. Bilmiyorum...

İçimden attığım şen kahkahalarım ürkek bir ceren bu ara. Aldığım nefes merakta. Gözlerim dua yansımaları. Tüm bunlar neden mi?

Çünkü bekliyorum, çünkü bir ses istiyorum, tüm sorunlar bitsin, yüzüm gülsün, dünya gülsün, huzur bizi bulsun diye dilekler tutuyorum. Belki bu Hıdırellez'de ev, araba, aşk, para değil huzur ekmek istiyorum tüm gül dallarının altına. Bir de anlaşılmak istiyorum. Kalbim daha az kırılsın. Yüreğim cümlelerin ağırlığına bugünkünden daha çok dayansın.

Resmi çizilmez, kelimelerle anlatılmaz, göz yaşlarıyla dile gelmez, gülüşler ardında yatan hiç bir sızıyı kapatmaz dileklerim var benim. Bu yüzden bu yıl ağaç altına dilekler dikmeyeceğim. Kağıtlar yakıp denize savurmayacağım. Gül dallarını rahat bırakacağım.  Çaputlar bu yıl benim dileklerimden kurtulacak.
Peki tüm bunlar neden mi?

Çünkü ters gidiyor hayat. Belki bitmemiş sınavlarım var. Belki de bu sınavlar kalbimin ne kadar kırılacağını, ne kadar dayanacağını ölçüyor. Bir gün ayağa kalkmak için direnirken tökezleyip düşüyor kalbim. Tüm savunmasızlığıyla çığlık atıyor, debeleniyor. Yine de güzellikler diliyor O'na, hayata, yaşanmışlıklara. 

Her gecenin bir sabahı olduğunu biliyorum. Güzel tüm dileklerimde samimi olduğumu da. Özlediğimi biliyorum, aramak istediğimi de. Ama sanırım dileklerime döndü hayatım. Gerçek olmaya gücü yok. Bulmaya da. Aramaya da. Korkuyor da açıkçası.

Neyse siz beni boşverin. Biliyorum çoğunuzun buna benzer nedenlerle dilek dilemeyeceğini, umudunu bağlamayacağını. Aman yeter yıllardır dediğini. Yine bencillik yapıp kendimi anlatmış da olsam; 

"Yaşanacak bir yaşam vardır. Binilecek bisikletler vardır. Yürünecek yaya kaldırımları ve tadına varılacak güneş batışları vardır." diyerek kapatıyorum  bu yazımı. Tezer Özlü'yle başlayıp onun ruhumda bıraktığı izlerle veda ediyorum size. 

Ve tüm dilek tutmayanlara son olarak şunu söylüyorum; "Su akıyor ve bir gün yolunu buluyor. Yine dilekler tutuluyor. Hayal kırıklıkları yaşanıyor.  Bana bakmayın, yeter ki siz umudunuzu kaybetmeyin!!"




27 Nisan 2015 Pazartesi

Aşktan mı Vazgeçmeli Yoksa Acıdan mı?

Uzun zaman oldu buralara yazmayalı. Oysa ne kelimeler birikti yüreğimde. Ne acılar, mutluluklar, göz yaşları ve kahkahalar anılarda yerini aldı.

Havalar ısındı. Gönül nefes almaya başladı. Eee nasıl gidiyor aşk meşk işleri soruları çoğaldı. Düğün mevsimi geldi çattı derken. İçim şimdiden karardı. Baharla birlikte eğer eski yazlar gibi geleceksen aman hiç gelme demeye başladım bile.

Oysa geçen yıl bu zamanlar her şeyin değiştiğine inancım tamdı. Bir tanem diye kendimi avuttuğum, sarıldığım, kitap okuduğum, piknikler yaptığım, tatile gittiğim iyi bir adamım da vardı. Oh sorulardan kurtulmuştum.  Çok geçmedi ki yalanlarla yarattığım o fanustan çıkmak istedim. Kaçtım hem de arkama bakmadan. Anladım ki ben çok aşk insanı değilim. Acı insanıyım. Kendime dert edecek her şeyi daha çok seviyorum. Gözyaşı daha kolayıma geliyor. Bir de doyasıya atılan kahkahalar. Ortası yok.

Evde beklemeleri, gelmeyeceğini bile bile umut etmeleri, düşleri, canı yandığından hissetmeleri, huzursuzluğunda nefes daralmalarını. Neyiz, kimiz, napıyoruz demeden yaşamaları. Daha neleri neleri. Sevmek demeyelim de vazgeçememek diyelim buna.

Oysa bende bir çoğu gibi beyaz atlı prensimi beklemek ve sonunda o ata binip gitmek istemiştim. Ama sanırım hayat dur daha derslerin var alınacak dememişti o zamanlar ve ben hayatta tercihlerimin bedelini ödemeye daha başlamamıştım.
Hikaye ise şimdi başlıyor...
....
Bende birçokları gibi hikayemi en mutsuz zamanımda yazmaya başladım. Şiddetli baş ağrısının yanında, üst üste içtiğim ilaçlardan zehirlendiğim, mide bulantısının bile boşluğu dolduramadığı günlerden biriydi o gün.
 Oysa yaşadığı acılardan daha büyük bir acı olmadığını düşünen genç kadınlardan sadece biri olduğumu biliyordum. Aman ha okuyacaklarınızı sadece aşk acısı çeken saçmalıklardan oluştuğunu düşünmeyin. Ama çok da büyük umutlar bağlamayın bana. Sadece “kendini sev” masallarından sıkılıp, kendimle yüzleşip savaşmak için yazıyordum bu satırları. Belki de amacım size yeni bir yol göstermekti ama henüz bundan emin değildim, inandığım o ruhsal güç yaz dedi ve ben de yazmaya başladım. Tıpkı şimdi olduğu gibi.

Hayatta hiçbir zaman tam olarak benim olmayan, birbirine kenetlenmiş iki farklı beden olduğumuza inandığımdan beri kavga etmeyi kestiğim adam gelecek diye iki gündür her yolu deniyordum, evden çıkmadan beklemenin sinir harbi de cabası. Ha o geldi mi diye soracak olursanız. Gelmedi. Sanırım bu gece de gelmeyecek. Yaklaşık 6 senedir onu beklediğimi düşünürseniz çok da koymadığını düşünebilirsiniz. O kadar kolay olmuyor maalesef. Ben hep bekledim, o bazen geldi bazen gelmedi. Başkalarına gittiği de oldu. Başka kollarda umudu aradığı günlerde bile beklediğim de. Gurursuz muyum diye düşündüm ama aşkta benim kadar güçlü bir kadın da en zayıf halini alabiliyor. Aşktan mı vazgeçmeli acıdan mı bilemediği günleri de. O yüzden yargılamayın beni. Salak demeyin lütfen. Ben ilk defa çok sevdim., o benim kahramanım oldu. Hep kahramanlar iyi olacak değil ya,  O da öyle biri işte.
Mutsuzluğumun sebebinin O olduğunu düşünmeyin. O artık alıştığım arada kanayan bir yara benim için. Ben kanattığım için kanıyor sadece, ben de az değilim yarayı kaşıyorum. Git desem gider biliyorum. Ama işte kaç kere git dedim bilseniz inanamazsınız.Sonrası mı? Bekledim. O yarayı kaşıdım, başka insanlarla avundum.  Bütün değerlerimi tükettim, sırf geri dönmemek için ama olmadı. O yüzden sanırım uzun zamandır ilaç kullananlar kadar sakinim bu aralar. Düşünemiyorum. Hissedemiyorum. Hatta ağlayamıyorum. Belki de yorgunum. Umutsuz. Ama mutsuz değilim. Yaşadıklarımın ve tercihlerimin tek sorumlusu ben olduğumu bildiğimden belki daha sıkı sarıldım bu ara her şeye.  Ölümden başka çare bulunamayacak derdin olduğunu anladım. Özlemlerimi çığ gibi büyüttüm. Annem yerine adımı sarmaşık koydum. Dostumu, düşmanımı, sevdiklerimi, herkesi ama önce kendimi yeniden konumlandırdım hayatta. Bu bir uzun bir zamanımı aldı. anlattığım hikayede noktayı koydu. Ben onun virgül olmasını isterdim oysa.
...
Tüm bu zırvalıkları neden mi anlatıyorum. Bu kız nerelerde diyenler buradayım ama bambaşka biri olarak buradayım demek için.
Neler yaptığıma gelince dernek, proje, kitap işleri derken yuvarlanıp gidiyorum. Aramak isteyenler numaramı biliyorsunuz arayın ama kendi kendinize beni dert etmeyin. İyiyim ben:)
Bu arada bugün harika bir söz okudum. "Sanki ayaklarınla yeryüzünü öpüyormuşçasına yürü." diye. Doğru ben bu ara yürümek değil koşmak istiyorum haberiniz olsun:)

Tüm koşmak isteyenlere sevgiler...



6 Eylül 2014 Cumartesi

Güçlü ve Deli Kadınların Hayatları



İnternette sıkça dolaşan kadınlar hakkında yazılar var ya kafam bu gece onlara takıldı. Gerçekten bu cümleler anlatır mıydı kadını ya da ben nasıl tanımlardım bu kadınları kendime göre ?


" Güçlü kadınlar vardır, her işlerini kendileri halletmeye çalışan.. Anne babaları tarafından böyle yetiştirilen. Onlar kendi paralarını kendileri kazanmak isterler.

Evdeki tüm tamirat, tadilat işlerinden anlarlar. Bir erkeğe mecbur kalmadan da hayatlarını devam ettirebilirler. Faturalarını kendileri yatırırlar. Hemen hemen tüm işlerini kendileri yaparlar. Hatta etraflarının yükünü de üstlenirler. Özgürlüğü severler, dik durmayı da, güçlüdürler çünkü...

Âşık olduklarında hissederek yaşarlar. Aşklarına kurallar koymadıkları gibi büyük beklentilere de girmezler. Sevdiklerine problem çıkarmazlar. Bütün gün çalışıp durduktan sonra, akşamları yorgun da olsalar sevgilileri buluşalım dediğinde, hemencecik hazırlanıp sevgililerinin onları evden almalarına gerek kalmadan, o her neredeyse onun olduğu yere giderler.

Çoğu zaman sevgililerinin ya da kocalarının haberi bile olmaz yaşadıkları sıkıntıdan, yansıtmazlar çünkü. Para var mı, işyerinde sıkıntı mı oldu, birine canı mı sıkıldı, hiç bunlarla yormazlar birlikte oldukları erkeği. Çünkü istemezler kimse onlara acısın. Sonra da bir bakarlar ki, bu kadar dik durmanın ve sorun çıkarmamanın karşılığında gerçekten de kimse onlara acımaz.

Bu durum zamanla gelenekselleşir ve acınmama ile sorun çıkarmama hali yaşam tarzına dönüşür. Ezkaza dayanamayıp sorunlarını paylaşmaya kalksalar, bu sefer de sorunlu kadın, kaprisli kadın, tahammül edilmez kadın damgasını yerler. Bu yüzden de terk edildiklerinde bile hiç seslerini çıkarmaz bu güçlü kadınlar! Terk eden erkek de bilir onun ne kadar güçlü olduğunu ve onsuz da yaşayabileceğini, içinde yaşadığı fırtınalardan bihaber.

Sonra bir dosttan, eşten, ya da tanıdıktan duyarlar ki onu terk eden erkek gitmiş, muhtaç yaşamak zorunda olan biriyle beraber olmaya başlamış.

Erkekler çok severler böyle kadınları. Birinin ona muhtaç olduğunu görmek birçok duygusunu okşar erkeğin. Onlara kendini erkek gibi hissettirir! Bu zayıf kadınlar erkeklere bağımlıdır.

 Mesela fatura filan yatıramazlar, anlamazlar çünkü. Nereden yatırılır onu da bilmezler. Ev ya da yemek alışverişi de yapmazlar, çünkü taşıyamazlar onca torbayı. Hep yorgun olurlar, bütün gün spor salonları, kuaför, o mağaza, bu mağaza gezerler.
Akşama yemek yapmaya fırsat bulamazlar.
Akşam eşleri eve geldiğinde, bugün nereye yemeğe gidelim, diye sorarlar. En kötü ihtimal dışarıdan yemek söylerler. Zayıf kadınlar doğurdukları çocuğa bakacak gücü de kendilerinde bulamazlar, pamuklar içinde yaşamaya alışmışlardır bir kere. Kendilerini hep altın tepsi içinde sunarlar.

Huysuzluk da ederler, ama bu erkeğin hoşuna gider, çünkü kadın ona muhtaçtır, söylenmeyen güçlü kadının aksine, hiçbir şeyi beğenmedikleri gibi devamlı da mutsuzdurlar. Pek teşekkür etmezler, kıskançlık krizlerini de severler Kocasının ve sevgilisinin hayatlarını karartırlar. Erkekler bu kadınları asla terk edemezler.

Çünkü o güçsüz, kırılgan bir kadındır. Ayrılırsa kurda kuzuya yem olur. Koruyup kollanmalıdır her an o!.

Zayıf kadınlar hiç çökmez, buruşmaz ve yıpranmazlar.
Ancak işin ilginç yanı her zaman daha değerli olanlar da onlardır.

Ve geride kalan güçlü kadınlar tüm bunların nasıl gerçekleşebildiğine sadece bakakalırlar.  

….
"Bir diğeri tamamen sevdaya dair.
Deli kadınlar dümdüz kadınlardır.
 Hileye hurdaya ihtiyaç duymazlar. Sizden bir şey istediğinde hiçbir ayak oyununa ya da hesaplamaya gerek duymadan ister…
Bir şeyi reddettiğinde de bunu yine aynı düzlükte reddeder. Öldür Allah ikna edemezsiniz..! Çünkü sizin dünyanızın gücü onu ikna etmeye yetmez..! Dedik ya; zaman mutlaka deli kadını haklı çıkaracaktır.
Para, pul,kariyer, kimlik, ulus, sınır… Ev, mal, mülk vs. ile asla işi olmaz… Bu açıdan ulussuzdurlar onları dünyanın neresinde görürseniz görün şıp diye tanırsınız.
 Çünkü ne kahkahaları tutsak, ne gözyaşları sınırlı, ne arzuları mahpus, ne öfkeleri prangalıdır. Bu duygu durumlarından herhangi birini herhangi bir mekânda, kişi sayısı fark etmeksizin tak diye önünüze koyarlar…
Sevecekse orta yerde sevecektir her şeyin içinde herkesin içinde sizi, dövüşecekse de yine orta yerde…" 
Peki hem güçlü hem deli kadınlar ne yapar? Sanırım en sakıncalı kadın bu…
Nasıllar bilmiyorum aslında tam olarak. Ama istenmediklerini bilebilirim. Bir de deli gibi sevdiklerini. Gurur yapmadan yaşadıklarını, hep haksız çıktıklarını mesela. Başka neyi bilebilirim hiçbir zaman bugün canım sıkkın, berbat gün demeyeceklerini. Özlediklerinde gülümseyerek anlatmaya çalıştıklarını, saygıyı isteyecek kadar güçlü durduklarını, hayatta yalnız kalacakları için değil , daha iyi nefes alacaklarını düşündükleri için vazgeçmediklerini.
Vazgeçerlerse eğer daha acı çekeceklerini düşündükleri için değildir elbet. Sadece artık hiçbir yol kalmadığını görürler. Sevmekten değil, birlikte yaşanacak günlerden geçerler. Giderken bile söyleyecekleri vardır elbet susmazlar deliler ne de olsa. Güçlü kadınların en önemli özelliğini de tabi ki almışlardır onlar.  Sorunlu kadın, kaprisli kadın, tahammül edilmez kadınlardır artık.
Bir de zamanı geldiğinde her şeyden vazgeçip giderler. Sevdadan, aşktan, yaşadıkları şehirden, sevdiklerinden,dostlarından vazgeçerler. Aşklarını yanına alırlar, unutmazlar. Bambaşka şehirde bambaşka hayat kurarlar ve hem güçlü hem de deli kadın olarak yeniden başlarlar hayatlarına. Değişmezler bu kadınlar çünkü.
İşte sanırım ben bazen tökezlesem de böyle kadınım. Tüm güçlü kadınların yaşadıklarını yaşayıp, deli kadınlar gibi sevip, hem güçlü hem deli bir kadın olarak son aşamaya doğru yol aldığımı biliyorum.

http://www.youtube.com/watch?v=3rYFJJv_kj0


29 Ağustos 2014 Cuma

Doğmaya Bir Kala

Annem hep çok sancılı bir doğumum olduğunu söylerdi. Bebekliğimde çok sancılı geçmiş benim. Ya şimdi! Sanırım kendi açımdan en sancılı dönemi  bu yaşımda geçirdim. Doğum günüme bir gün kala sancılarımı, acılarımı düşündüm de…  Ahh!  Sıcağında duymazsın acıyı sonra başlar inceden sızı, ardından ağrılar, acılar, kanamalar. Benim içinde öyle bir sene oldu. Yeni yaralar eklemedim belki çok fazla ama eskileriyle baş etmek zaten oldukça zordu.

Annem hep olgunlaşmak sancılı olur derdi belki de yaşadıklarım değildir sızlatan içimi, olgunlaşmaktır. Gerçekten durulduğum için mi bilmiyorum ama sanki 30’ları gördüm ömrümde.  Unumu eledim eleğimi astım. Tabi ki görecekler, öğrenecekler bitmedi. Son nefese kadar öğrenirsin yeni şeyler o ayrı. Neyse.

Bu sene tüm başa çıktıklarım dışında nasıl mı geçti? Dostlarımı tanıdım, hayatımda istemediklerimden arındım, yeni dostlar kattım, sahte insanları çıkardım. Yitirdiklerim için ağlarken gülmeyi öğrendim. Şükretmeyi bir de.  Muhteşem arkadaşlıklarımın tadına vardım, annemin acısını azaltmaya çalışan güzel annelerin kucağında ağladım, sevdim, sevildim, aldandım, aldattım, değiştim, tükettim, ürettim ve küçücük bir yıla sığdırabildim kocaman şeyleri. En önemlisi yeni tohumlar ektim hayatıma, geleceğe dair.

Neler mi ektim geleceğe ya da şöyle sorayım soruyu kendime, geri kalan ömrümden ne bekliyorum?
Bu soruya uzun uzun cevaplar yazmak isterim ben. Karalayıp karalayıp tekrar yazmak hem de…

Hadi ömrüm biraz daha hızlı geç öncelikle. Sakinle, coşma, huzuru bul ama böyle bir yıl daha yaşama. Kazandıkların yanından ayrılmasın, eskiyen her şey geride kalsın. Sen çok düşünme, üzülme, ağlama mesela. Yeteri kadar yaşa her şeyi. Yeteri kadar sev, özle, sevil. Gitmen gerektiğinde gitmeyi bil,  acıyı çekmen gerektiği kadar çek. Değişmeye çalışma bırak zamana kendini. Zaten kötülük çok barınmaz içinde. Hadi ömrüm bana güzellikler sun, mutlu günleri getir. Sevdiklerimin acısını gösterme. Yeni şarkılar söyle kulağıma, hasretle başa çıkma yolunu öğret. Affetmeyi öğrettiğin kadar vazgeçmeyi de öğret. Hadi ömrüm biraz da sen çabala. Ben çok yoruldum…

http://www.youtube.com/watch?v=vLr3tG7xI6Y

9 Ağustos 2014 Cumartesi

Geçen Bir Yılın Ardından

Sadece ben seni çok özlüyorum  demek de yeter ama bazen geçen bir yılın ardından  yazmak gerek.
….
Evet. Bir yıl geçti sensiz.
Öyle bir yıl ki, acı dolu.
Savaşlar şiddetiyle sürüyor, insanlar birbirinden daha çok nefret ediyor, dünya yaşanacak bir yer olmaktan çıkıyor. İnsanlar iyiliklere nankörlükle cevap veriyor.
Bana gelince hep bir eksiğim, mutluluklarım yarım, mutsuzluklarım iki kat ağır. Yine de en iyisini yaşamak için çabalıyorum. Gülüyorum, ağlıyorum, seviyorum, affediyorum, özlüyorum. Nefret edemiyorum, istediklerimden vazgeçemiyorum, hayallerimin peşini bırakamıyorum.
Biz ise, daha çok sarılıyoruz birbirimize destek oluyoruz.Daha az kavga ediyoruz.  Yine de hayatlarımıza karışmıyoruz,  küsmüyoruz. Çünkü biliyoruz ki kendi kendimize çözümler üretmiş de olsak, sen yokken daha çok yaralanıyoruz.
Sen olsaydın ne olurdu diye düşünmeden edemiyorum çoğu zaman,  telefonun ucunda ya da yanımda. Çok şey geliyor aklıma… Belki kavga ederdik belki sen hatalarım yüzünden kızardın, geriye dönüp hayatıma tekrar aldıklarım için öfkelenirdin, anlayamazdın.  Ama sonra ah derdin benim iyi kızım, ben sadece gözyaşını silerim, elini tutarım, hayat senin. Bu sözlerle ben tam olurdum, iyileşirdi yaralarım. Anne kız olmadığımızı bir kez daha fark ederdim o zaman. Bu da yeterdi ya işte!
Bu akşam yokluğunda neler öğrendiğimi düşündüm.  Ben her sabah seninle uyanıyormuşum,  ilk sana iyi geceler diyormuşum. Sana anlatıyormuşum önce tüm yangınlarımı, önce sana kızıyormuşum, korkularımı seninle paylaşıyormuşum, değişemiyorum diye sana ağlıyormuşum mesela.  Bunu öğrendim.  Sandığım kadar adaletli değilmiş bu dünya bunu öğrendim. 
İyi şeyler de öğrendim tabi. Dostlarımın var olduğunu, hayatta yaşamak için harika sebeplerim olduğunu öğrendim. Omzunda ağlayabildiğin yanındayken kahkahalar atabildiğin bir kişinin bile hayatını değiştirebileceğini öğrendim. Affetmenin (tabi önce kendini) yaralarını iyileştirdiğini de tabi.

...

7 Temmuz 2014 Pazartesi

Vaveyla'yı Bilmeyenler'e


Yakup Kadri dizelerinde "Mısır'ın değme ağıtçıları bile sanırım vaveylalarında benimle yarışa giremezlerdi" demiş ya hani benim durumum sıkça bu. Ama bunu isim kahramanım bilmiyordu tabi. Sırf sesim çok çıkıyor diye mi vermişti acaba bunu. Bak şimdi aklım karıştı ya neyse=)
...

Bir yıl önce bugünlerde bir arkadaş grubumuzla bir senelik Etkileşim Atölyesi sonucunda kurduğumuz dostluğa binaen ortak bir blog açmaya karar vermiştik. Hem yaratıcı,hem edebiyatçı bu grup içerisinde tabi ki ismimin bir anlamı olmalıydı. Her zaman isim koyma konusunda başarısızdım. -Kedimin bile isim annesi var siz düşünün artık=)- Grubumuzun en zıpır delikanlısına kaldı bu iş. Vaveyla olsun dedi... Sevdim ismimi. O sırada çok yakında kocaman ve hiç dinmeyen vaveylalar atacağımdan habersizdim. Onun bile haberi yoktu tabi...
Ha vaveyla ne demek henüz söylemedim demi?
Çığlık demek, feryat demek...


Bir ay sonra dağların bile duyacağı çığlıklar koparacaktım ben. 
Bilmeden hissetmeden sadece o gün bir isimle doğan çığlıklar kopmuş, feryat figan kalmıştım ya tam bir ay sonra... Ah yaşamak hevesi sen de o gün gitmiştin...
Annemi kaybetmiştim çünkü...
Ve belki de aynı zamanda bitmeyecek sandığım aşka olan inancımı...
Asla alışamadım annemin yokluğuna bir sene olmasına az günler kala sadece rüyalarımda konuştuğum annem için sessiz sessiz çığlıklar atmaya devam...

Peki ya aşk?
Kimsenin anlamadığı düşüncelerim, hislerim işte bu acının içinde saklı....
O kadar çığlık atıp tükettim ki ben bunu... Kinimi akttım, öfkemi yendim, arındım... Belki de bu sebeple ilk onu affettim hayatımda annemden sonra... Kötü her şeyden temizledim düşüncelerimi. Sadece iyi anılar kaldı benleğimde...(Bazen sayıp sövsem de kendisine.. Bu sadece yaşadıklarımın değerini anlamak için olduğunu anlatmama sanırım gerek yok) Yoluma devam ettim... Geri dönmeyi düşünmedim... Zaten dönülecek bir yol da olmadı benim için...
Suçlamaları kabul ettiğimde sadece bir kez yenildim. Ama haklılıklarını kendime ders yaptım, oturup ağladım, vaveylalarla dağıttım...
Ben yine çığlıklar içinde bunu anlatamaya çalışırken kimse anlamadı ya... Yine kaybettim ya... Boşver...
Ama bir gün kaybetmeyeceğim zamanlar gelecek mutlaka kazanacağım konusunda tabi ki şüphem yok.
Pişman mıyım affettiğime içimdeki tüm hisleri, bilmiyorum. Bildiğim tek şey var... Bunu anlamak için beni tanımak gerek, anlamak, yaşadıklarımı küçümsemeden iç sesimi duymak...

Kaybettiklerim çok yeni. Özlüyor muyum? evet. Kırgın mıyım? belki. Ama tek bir şey var; bir hafta sonra sadece iyi anılar kalacak bana... Çünkü böyleyim ben... 
Kızarım, söylenirim, yaptıklarını unutmamaya çalışırım ama Aret'in de dediği gibi insan yalnız kalınca hissediyor doğrularını...
Bir de bir yerde okumuştum insan öyle ayrıntıları kaydedip esası unutur bu nasıl başarıdır gibi bir şeydi sanırım... Gerçekten öyle bir ay önceye dair en fazla o ayrıntıları özlüyorum... 
Çığlıklar içinde dersler çıkardığım için yine de mutluyum...
Belki anlatamadım belki de o anlamak istediğini anladı bilmiyorum...
Böyle işte... Ben hayatımda kalmak isteyen herkesle yoluma devam etmeyi bir yıl önce öğrendim. Eski bir sevgili, eski bir dost, eski bir düşman kim benimle kalmak istiyorsa onlarlayım hissettiğim sadece bir çığlık sonrası kalan sevgi kırıntıları. Onlar da yetiyor bana...
Kırılsam da incinsem de sonundan en fazla benim canım yansa da çığlıktan sonra gelen sakinliğimle ben yola devam etmeyi biliyorum... Bu da benim tercihim...
Bunu anlamasını beklediğim insanlardan özür dilerim...

Bu arada amaç bir vaveyla yazısıydı kendi vaveylama dönüştü farkındayım. Bu ismi veren bıçkın bakışlı akademisyen arkadaşıma teşekkür ederim. Hayatımın en zor dönemlerinde yanımda olan o müthiş atölye grubu arkadaşlarımın da emeklerini asla unutmayacağım. Bu yazı sayesinde teşekkür ederim. İyi ki varlar ve hep var olsunlar=)

Son olarak her şeyin zamanının olduğuna inanan biri olarak herkese bu şiiri armağan etmeyi kendime bir borç bilirim;

Yemek de boş, içmek de,
Hatta yeri gelmeden sevişmek de.
Tam zamanında öpmelisin mesela güzel gözlünü,
Tam zamanında söylemelisin sevdiğini
Gözlerinin içine baka baka.
Bisikletinin gidonunu
Tam zamanında çevirmelisin
Düşmemek için.
Tam zamanında frene basmalı,
Tam zamanında yola koyulmalısın.
Tam zamanında okşamalısın başını
O üzüm gözlü çocuğun
Hıçkırıklar tam dizilmişken boğazına,
Tam ağlamak üzereyken.
Tam zamanında koymalısın elini omzuna
En sevdiğin dostunun babası öldüğünde.
Tam zamanında tutmalısın düşerken
Üç yaşındaki sehpaya tutunan çocuk.
Tam zamanında acımalı yüreğin
Afyon’da Hasan Ağabey’ in evi yıkılınca başına
Evsiz kalınca çoluk çocuk
Ki uzatasın elini bir parça.
Tam zamanında açmalısın kapını
Hayatına girmek isteyenlere.
Tam zamanında çıkarmalısın
Sevginden şımarmaya başlayanları.
Tam zamanında affetmelisin kardeşini
Biliyorsan yüreğinde kötülük olmadığını
Seni gecenin üçünde arayıp da
Kafasının iyi olduğunu söylediğinde.
Tam zamanında öğretmelisin oğluna
Gerekiyorsa yumruk atmayı
Tam burnunun üstüne
Tiksinmeden pisliğinden,
Yukarı mahallenin sümüklü bebesi
Misketlerini zorla almaya çalışırsa.
Tam zamanında bağırmalısın
Acıyınca bir yerin.
Tam zamanında gülmelisin
Kemal Sunal küfür edince filmin bir yerinde.
Tam zamanında yatmalısın
Yola çıkacaksan ertesi gün
Ve arabayı kullanan sensen
Sana emanetse çoluk çocuk
Ve kendin.
Tam zamanında bırakmalısın içmeyi
Son kadeh bozacaksa seni
Ve üzeceksen birilerini
Ertesi gün hatırlamayacaksan.
Tam zamanında ayrılmalısın misafirliklerden.
Tam zamanında konuşmalı
Tam zamanında şarkı söylemeli
Tam zamanında susmalısın.
Tam zamanında terk etmelisin gerekiyorsa
Annenin babanın evini,
Tam zamanında başka bir şehre gidip
Ayaklarının üzerinde durmaya çalışmalısın.
Tam zamanında dönmelisin memleketine.
Tam zamanında için titremeli,
Tam zamanında aşık olmalı
Deli gibi sevmelisin güzel gözlünü.
Tam zamanında toplamalısın oltanı
Belki de seni şampiyon yapacak
En büyük balığı kaçırmadan.
Tam zamanında yaşlandığını hissetmeli
Tam zamanında ölmelisin
Iskalamak istemiyorsan hayatı.
Haydi şimdi kalk bakalım
Silkin şöyle bir
At üzerinden hayatın yorgunluğunu,
Vakit zannettiğinden daha az 
Haydi kalk bakalım,
Şimdi YAŞAMAK ZAMANI…..
Can YÜCEL